Masumiyet yıllarında ‘’Ömrümün Tek Gecesi’’ , Ada’dan İstanbul’a doğum yolculuğu ve Bengü’nün babası Ediz Hun…

EYVAH: Siğiliniz olduğunu mu farkettiniz?
11/28/2016
Ben Bir Kadınım…
03/01/2017

 

Yeşilçamın unutulmaz filmleri sorusu bir nesilden sonra hiçbirşey ifade etmiyor, çok yakında daha da silinecek.. Masumiyet dolu bu filmleri ucundan kıyısından yakalamış bir nesil olarak herkesin biraz hatırası olmalı…

2014 yılında Bengü Hun Saygılı’nın gebeliğini izledim. Bengü Ankara’da oturuyordu o yıllarda ve doğum için ailesinin yanına İstanbul’a , hatta Ada’ya gelip orada doğumu beklemişti. Ben de habire doğum başladığında nasıl yetişecek diye kaygılanıp duruyordum doğum eyleminin her türlü sürprizini bilerek…O ise çok rahattı ve ‘’merak etme nasılsa yetişiriz, ben Ada’da mutluyum’’ diye beni rahatlatıyodu. Bir süre sonra takiplere sevgili babası çok değerli Ediz Hun ile beraber gelmeye başladı ve ben işte o zaman o güzel filmlerin bende en yoğun yarattığı duygu ve döneme döndüm. Uzmanlık eğitimi sırasında yaşadığımız yoğun ve gergin çalışma hayatına dayanmanın en güzel yolu idi eve gidip bir ‘Eski Türk Filmi’ bulmak, genelde de öğleden sonra akşam üzeri, ana haberlerden önce mutlaka bir kanalda bulurdum ve belki üç-dört defa seyrettiğim filmleri bir defa daha izlerdim. ‘Ömrümün Tek Gecesi’ onlardan biridir ve iki güzelden öte insanın, güzelden öte aşkını anlatır. O zaman aşkları öyle masumdur ki çetrefili bile aslında pek çetrefilsizdir. Yaşanan sıkıntıları ve çözümleri gözünün önünde su gibi bellidir, kandırmaca yoktur izleyiciye.. Mutlu son da sabittir çoğu kez… Filiz Akın şaşırtıcı biçimde sarışın değil kumraldır ve başkasıyla nişanlıdır, ancak bu aşka mani olamaz. Dağ başında patlayan lastiklerin aşka nasıl iyi geldiğini, bir kadını eşkiyaların elinden kurtaran yakışıklı kahramanın yumruklarının kadınları kalbinin tam orta yerinden vurduğunu, ‘’sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar’’dan daha önemli birşeyin olmadığını o filmlerden öğrendim. Eni konu da sadece bunlar kaldı cebimde, sadece bir insanı, doğurduğun ya da doğurmadığın bir çocuğu, sevgilini, eşini, kardeşini, sokaktaki evdeki, hayvanı, okuduğun kitabın kokusunu, ağaçların yıllanmış gövdelerinden çıkan o küçük tomurcukların büyüme çabasını, düşüp düşüp dizlerimiz yara bere içinde tekrar ayağa kalkıp tekrar hayata sıkı sıkı sarıldığımızda iyi ki hayatı sevmek var dediğimiz anlar kaldı cebimde… Bu anların kaynağıdır o dönemin güzel insanlarının ürettiği bu sanat eserleri…
Sonra bir gün Bengü aradı biraz ağrım var diye ve ben mümkün olduğu kadar hızlı gelmesini istedim hastaneye.. Ada sakinlerinin çok kullandığı deniz ambulansı ile geldiler yine sevgili Ediz Hun’la beraber… Kapıdan girdiler ve hemen doğumhaneye attık kendimizi, beş dakika içinde güzel bebeğimiz kollarımızda, sevgili Ediz Hun da telaşla doğumhane kapısında idi. Doğumhaneden çıkıp tanıdığım en yakışıklı sinema oyuncusuna, çocukluğumun ve gençliğimin kahramanına, onu böyle güzel bir vesile ile tanımış olmak ve hem de onu ikinci kez dede yapmak onuru ve sevinci ile sarıldım.

Herşey film gibiydi…